Şairlerin, bir topluluğun millet bilincine kavuşmasındaki etkin rolü göz ardı edilemez. Zira şair, içinde bulunduğu toplumun ruhunu, mizacını şiirleriyle yoğurur, böylece o millî karaktere bir renk, bir heyecan katar. Şairin hamuruyla yoğrulan, bir kalıba kavuşan o millî ruh, sonraki nesillere şiirler vasıtasıyla aynen aktarılır, korunur.

Son yüzyılın şairlerinden Mehmet Âkif’in şiirleri de hem yaşadığı asra hem de gelecek kuşaklara millet olma dinamizmini sağlamada, yol göstericilik vazifesini yerine getirmede, toplumu diri tutma yolunda yapı taşı vazifesi görmüştür.

Âkif, dünyanın gelişim ve inkişaf yaşadığı bir devirde aşağıdaki beyitiyle ülkesinin insanlarının dikkatini çekmeye çalışmıştır.

Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir,

Çalış çalış ki bekâ, sa’y olursa hak edilir.

Ziya Paşa’nın

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”

mısralarıyla belirttiği gibi Mehmet Âkif, eserleri ile fikriyatı ve şahsiyeti arasındaki uyumla sonraki nesillere çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Onun sözleri ile hayatı arasındaki denge ve uyum, Mehmet Âkif’i gönüllerimizde ayrı bir yere oturtmaktadır.

Onun sanatı kadar şahsiyet ve karakteri de güçlüdür. Şiirlerindeki muhtevanın karakterine yansıdığını, şiirleri kadar ahlâkının da dillere destan olduğunu, bu yönüyle de takdire şayan olduğunu pek çok hatıradan öğrenmekteyiz. Bu anlamda şu iki örnek, herhâlde Âkif’i bu yönüyle anlamamız açısından yeterli olacaktır.

Mithat Cemal Kuntay, Âkif’in verdiği söze şartlar ne olursa olsun riayet etmesine şu hatırasıyla örnek vermektedir:

Meşrutiyet’in ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Âkif’in hazzetmediği şeyler işlemedi: Araba, tramvay, şimendifer ve vapur… Çapa’daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmedi. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat… Âkif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim. Beylerbeyi’nden nasılsa Beşiktaş’a bir vapur işlemişti. “Bu kadar mı?” dedim. Tabii ki bu kadardı. Ve tabii ki Beşiktaş’tan Çapa’ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya da lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Âkif de benim hayretime şaşıyordu: “Gelememem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim, diye söz vermiştim.”

İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü.

“Akif” dedim, “Sen eğer verilen sözün manasını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de, ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün şiddetli lodosa bile tahammülü yoktur!”

“Ben böyleyim!” dedi.

“Ben de böyleyim!” dedim.

Bu vakadan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğim gibi onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar geçerli bir mazeretti.

Yine şu hadise de Âkif’in verdiği söze riayet etmesindeki hassasiyetini göstermesi açısından çok mühimdir:

Veterinerlik fakültesinden sınıf arkadaşı Hasan Efendi ile Âkif o kadar dost olmuşlar ki, birbirlerini sevmişler ki, bir gün birbirlerine söz vermişler: İleride çoluk çocuk sahibi olurlarsa, ölenin çocuklarına kalan bakacaktı. Ve aradan yıllar geçti. Hasan Efendi ve Âkif evlenip çoluk çocuk sahibi oldular. Ve Hasan Efendi, Akif’ten önce vefat etti. Gelin sonrasını Mithat Cemal’den dinleyelim:

“Bir cuma, Âkif’in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malumdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Âkif’in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım. Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Âkif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Âkif’in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti. Bir cuma, sofada, çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak Âkif’’e sordum:

“Kim bu yavrular?”

Âkif cevap vermedi. Odaya girince, bu üç ızdırabını, bu misafir çocuklarını Âkif’e takılarak tebrik ettim. Âkif’in yüzü değişti:

“Misafir çocukları değil, benim çocuklarım!” dedi.

Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?

“Hasan Efendi öldü de…” dedi.

Çocuklar, kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendi’nin çocukları… Fakat Âkif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.

Bu güzel hatıralar bize göstermektedir ki Mehmet Âkif; sadece Safahat, İstiklâl Marşı gibi devasa eserlerin şairi değil, aynı zamanda örnek bir ahlâk ve karaktere sahip ideal bir insan modelidir. Bugün bize düşen vazife de ideal insan olma yolunda onun şiirlerinden beslendiğimiz kadar güzel ahlâkından da beslenmek olmalıdır.

Bu vesileyle elinizdeki bu kıymetli eserin hazırlanmasında emeği geçen tüm idareci, öğretmen ve öğrencilerimizi tebrik ediyorum. Acıbadem Okulları olarak tarih, kültür ve edebiyat sahasında öğrencilerimizin donanımlı olarak yetişmesi, en büyük arzumuzdur. Şiirsiz bir millet ruhsuz bir millet olacaktır. Edebiyat ve tarih, bir milleti millet yapan en önemli unsurlardandır. Çocuklarımızın bu sahalarda ürün verecek derecede bir alt yapı kazanmaları en mühim hedefimizdir. İşte bu çalışma, bu hedef uğrunda alınan mesafenin en güzel göstergesidir.

İDRİS TOPÇUOĞLU

GENEL MÜDÜR

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir